GİRESUN/DOĞANKENT/ŞADI KÖYÜ



Corner left
Corner right

YAŞAYAN ANILAR

Okunma Sayısı:13664


YAZARLAR - Mustafa GÜVENDİ
Eklenme Tarihi:2016-10-20 21:35:46


Mustafa GÜVENDİ

Her birimizin geçmişle ilgili anılarımız oluyor. Aynı olayı, bizi etkileme derecesine göre farklı algılıyor ve farklı yorumlar getiriyoruz. Bu yazımda, 50 - 60 yıl kadar geriye giderek 1950-1960’ lı yıllardaki düğünlerimizden, kendi algılamam çerçevesinde bir özet yapmaya çalışacağım.

Oturup düşündüğümde, daha ilkokula gitmeden önceki anılarımı çok net olarak hatırlıyorum. Bizim köy, diğer köylere göre daha farklıydı. Okur-yazarının çok olması yanında, eğlence kültürünü de en iyi yaşayan köylerden biriydi. Düğünlerin dışında da evlere kemençeci çağrılıp eğlenilirdi. İmecelere kemençeci çağrılır, özellikle tohum kazma sırasında, bir yandan topluca kazmalar yere vurulurken bir yandan kemençe eşliğinde topluca türküler söylenirdi. Askere, gurbete gidecek kişilerin evlerinde toplanılıp eğlenilirdi.

Düğünleri hatırlıyorum. Düğünlerden bir hafta kadar önce, bedenen de güçlü iki genç erkek köylüleri düğüne çağırmaya çıkardı. Çağırıcılar her eve uğrayarak düğüne davet eder, düğün davetinin yanında, mısır da toplardı. Davet edilen her hane, imkânları ölçüsünde çağırıcıların çuvalına mısır koyardı. Eskiden fakirlik vardı. Bu uygulama bir dayanışmaydı. Düğün evine destek veriliyordu. Düğüne gelenlere düğün evi yemek verirdi. Düğünden önce yemekçi kadınlar toplanır, çağırıcıların topladığı mısırdan ve pancardan çeşit çeşit yemek yapardı. Düğün evinde, biri düğün gecesi, diğeri gündüz olmak üzere iki öğün yemek verilirdi. Öncelikle uzaktan gelenlerden başlanarak herkes yemek yerdi. Değişmez yemek çeşitleri olarak aklımda kalanlar, bütündarı çorbası, arpa çorbası, ala çorba ( mısır yarması ve pancar karışımı), sarma ( içi mısır yarması ), döşeme. Ailenin ekonomik durumuna bağlı olarak çeşit sayısı artabilirdi.

Düğünler çoğunlukla perşembe günlerine getirilirdi. O zaman nedenini bilmiyordum ama, bugünkü aklımla düşündüğümde, eşlerin, daha hayırlı bir gece olduğu düşünülen cuma gecesi bir araya gelmesi istenirdi sanıyorum. Düğün, oğlan evinde çarşamba günü akşam başlardı. Gece boyunca, kemençe eşliğinde oynanırdı. Yorulunca oyuna ara verilir, bu aralarda sesi güzel olanlar türkü söylerdi. Her düğünde aranan türkücüler Halil Pir ( Kalayçı’oğlu Allah rahmet eylesin) ve Osman Pir olurdu ( Eski muhtarımız ). Eğlence sabaha yakın dağılır, uzaktan gelenler yakın evlerde misafir edilirdi. Ertesi günü kuşluk vaktine doğru düğün tekrar başlardı.

Öğlen üzeri yemekten sonra takı töreni başlardı. Takı toplanmaya başlanmadan önce, sanki namaz kılacaklarmış gibi damat ve sağdıçların yönleri kıbleye gelecek şekilde dizilmesi istenirdi. Damat ortada, yanında birisi evli diğeri bekâr olan iki sağdıç yer alırdı. Bekâr sağdıç damadın en yakın arkadaşlarından birisi olurdu. Düğün boyunca damadı hiç yalnız bırakmazdı. Evli sağdıç, damadı evlilik konusunda bilgilendirirdi. Ayrıca düğün sırasında yapılacak parasal giderlerin sorumluluğunu üstlenirdi. Sağdıç aileleri de düğün evine her konuda destek olurdu.Takı törenini genelde Derindere mahallesi cami imamı Ali Eniştem ( Ali Güvendi. Zekiye teyzemin beyi. Allah rahmet eylesin ) yönetirdi. Önce sessizlik sağlanır, sonra dualar ederek damadın başına sarık denen bir örtü sarılırdı. ( Sarık birkaç denemeden sonra sarılırdı. İmam, “sardı sardı saramadı” der diğer insanlar da topluca “ inşallah sarar” derdi). Sonra, aile yakınlarından başlanarak düğüne katılan kadın erkek ayrımı olmadan herkes takı atardı ( Takı takma değil takı atma denirdi ). Damadın anne ve babası ya tarla vererek, ya da hayvan vererek takı atmış olurdu. Diğer katılımcılar takısını para olarak atardı. Paralar takı toplayıcıya verilir, o da her takı atanı tanıtır, takıyı atana dua eder ( Bu takıyı atan da bizim Kavgacı kızı Hatun’un oğlu Mustafa. Allah ona uzun ömür versin. Ona da hayırlı cemaat ve cemiyetler nasip etsin. On lira bahşişi var giyevüye der ) sonra parayı damadın önünde yere serilen sergi üzerine atardı. Atılan paradan biraz fazlasını söyleyerek takı atanı hoşnut ederdi. Takı işlemi bittikten sonra, toplanan para bir mendile sarılarak damadın cebine konulur ve gelini almak için kız evine hareket edilirdi. Gelin almaya damat gitmezdi. Damatla bekar sağdıç oğlan evinde oturur ya da evin çevresinde dolaşarak gelinin gelmesini beklerdi.

Gelin evine giderken en öne bayrak taşıyıcı geçer, arkasında erkekler ve kemençe, sonra da kadınlar olmak üzere kız evine gidilirdi. Gelini almaya giden ekibe gelinçi denirdi. Gelinçinin önünde bayrak taşıyıcı olarak Mustafa Şerement Amca ( Karahalil’oğlu. Allah rahmet eylesin) yer alırdı. Çoğu insanın belinde tabancası olur ve bol mermi atılırdı. Kız evine varıldığında, kızın yakınlarından birisi kapıyı kapatır, bahşiş almadan oğlan tarafını eve sokmazdı. Kapıyı kapatma olayına eşik kesme denirdi. Gelinin hazırlanması sırasında kuşak sarma aşamasında da oğlan tarafı bahşiş vermek zorundaydı. Genelde, gelinin küçük oğlan kardeşi, gelinin kuşağını eline alır, bahşiş almadan kuşağı sarmazdı. Bahşiş alındıktan sonra deneyimli kadınların da yardımıyla erkek kardeş bacısının beline kuşağını bağlardı. İçeride gelin hazırlanırken dışarıda kemençeci, gelin ve anasını ağlatacak duygulu türküler söylerdi. Köyümüzün kemençecisi Mahmut’gilin Mustafa Dayım olurdu ( İbrahim Pir’in babası. Güzel kemençeciliğinin yanında oldukça da yakışıklıydı. Benim bildiğim, Doğankent’te yapılan bütün düğünlerin de vazgeçilmez kemençecisiydi. Şadı’lı Mustafa derlerdi. Allah rahmet eylesin ).

Geline çeyiz de verilirdi. Gelin olacak her kıza, gelinlik çağına geldiğinde bir çeyiz sandığı yaptırılırdı. Her usta güzel sandık yapamazdı. Sandık ustaları genelde Ali Babayiğit ( Mecit oğlu) ya da Hacı Pirdal (İzzet oğlu) olurdu. Kız, bütün çeyizini bu sandıkta biriktirirdi. Her geline ailesi tarafından bir kat yorgan yatak da verilirdi. Ekonomik durumu iyi olan aileler yorgan ve yatağı iki kat verirdi. Gelin almaya gelindiğinde çeyizler, güçlü erkeklerden birilerinin sırtına yüklenip, gelinden önce oğlan evine gönderilirdi. Evlendikten sonra, gelinle damadın, gelinin yatağında yatması esastı. Gelin, baba evinden çıkarken anne ve kardeşleri ağlardı. Yüzü kapalı olduğundan gelinin ağladığını göremezdik. Gelinin annesi kızının elinden tutarak evin kapısına kadar çıkarır, oğlanın anne veya ablalarından birinin eline teslim ederdi. Sonra gelin alınır, erkek evine hareket edilirdi.

Gelin, oğlan evine girmeden evin kapısında bir tören düzenlenirdi. Gelin dışarıda beklerken damat evden çıkar, gelinin başına mısır, fındık, madeni para, mevsimine göre değişen meyveler atardı. Bu atkılar çevredekilerce kapışılır, meyvelerin gelinin kafasına vurmaması için gelin yakınlarınca önlem alınırdı. Damat tarafından bahşiş verilmedikçe gelin içeri girmezdi. Sonra, gelin içeri alınır, mutfak kısmına götürülür, tereğin önünde ayakta duracak şekilde bırakılır ve ev terk edilirdi. Zaman kalmışsa dışarıda biraz daha horon oynanır, sonra herkes evine dağılırdı. “Düğüne gider bin kişi sevinir iki kişi” tekerlemesi söylenerek. Gelin için ayrı ev açılmaz, gelin damadın ailesiyle birlikte kalırdı. Düğün günü akşamı ve onu izleyen iki gece damadın ailesi yatmak için komşulara giderek evi yeni çifte bırakırdı. Buna ev boşaltma denirdi.

Oyun oynamayı beceremezdim. Ama yine de her düğüne giderdim. Kemençe dinlemekten, oyun oynayanları izlemekten hoşlanırdım. Zaman içinde, oynayanları izlemenin yanında, sanki onların ceketlerini tutma gibi bir görevim de oluşmuştu. Horona girecek erkek, sağına soluna bakar, sanki ceket tutacak güvenilir birini arardı. Ben, güvenilir adamlardan biriydim.

Düğüne giden her kadın ve erkek giyimine özel önem verirdi. Düğünün bir ay öncesinden başlayarak köyün iki terzisi gece gündüz durmadan giysi dikerdi. Terziler Cımıtgilin Mehmet dayı ile Hasangilin Ali amcaydı. Askerden gelen her erkeğin mutlaka koyu renkli, çoğunlukla lacivert tonlarında bir takım elbisesi ve beyaz gömleği olurdu. Tezkere öncesi aileler para gönderir, tezkereli gelen her erkek takım elbiseyle köye gelirdi. Elbiseler özel olarak korunur, düğün ve bayramlarda giyilirdi. Kadınlara gelince, giyim çeşit çeşitti. Renk olarak kırmızı ve pembe tonları egemen olurdu.

Burada, genç bir kadın ya da kızın giysileri üzerinde ayrıntılı durmak istiyorum. O zamanki kadın giysilerini şimdi yöresel oyun ekiplerinde bile göremiyorum.

1. Başta yaşmak. Beyaz renkli. Kenarlarına pul ya da tor dediğimiz ince boncuk işlenmiş. Boncuklar renk renk. Yaşmak boğaz altından bağlı. Saçların bir bölümü görünür durumda açık. Ortadan ikiye ayrılmış ve güzelce taranmış.

2. Sırtta ceket görevi gören işlik. Divitin denilen basma türü. İşliğin kol uçlarına, etek uçlarına, yaka bölümlerine, dirsek ve omuz başlarına boydan boya geniş bir kuşak halinde farklı renkte kumaş eklenmiş. Eklenen parçaların üzerinde terzinin hünerini sergileyen değişik nakışlar var. Yine divitin denilen kumaştan dikilmiş entari.

3. Önde, boyundan ve belden iple bağlanmış yakalık. Göğüs bölgesinin tamamını kapatır vaziyette. Kırmızı ton ağırlıkta olmak üzere çok renkli. ( Kutni denilen kumaştan).

.4. Belde şal kuşak. Üçken biçimine getirip bele bağlanmış. Arkadan aşağıya doğru sallanan uzun püsküllü. Bazen püsküller boncuklu. Kırmızı ağırlıklı olmak üzere değişik desenli.

5. Eteğin önünde ipek ya da fildikoz adı verilen kumaştan yapılmış peştamal. Çoğu kez kırmızı ve beyazdan oluşan geniş çubuklu.

6. Diz altından bağlanmış, entariden aşağı sarkan, geniş paçalı şalvar. Rengi diğer renklerle uyumlu. O da divitin. Altında beyaz yün çorap, ayakta lastik

. Bütün renkler bir biriyle uyumlu. Her kadın sanki bir renk cümbüşü görünümünde. Düğünde böylesine onlarca görünüm bir arada. Muhteşem bir görüntü. Bugünkü kameralar neden o zamanlar yoktu diye hayıflanmamak elde değil.

Düğünler, kışın kapalı yerlerde yapılırdı. Genelde merek denilen samanlıkların düğün salonu haline getirilmesiyle oluşturulan yerde olurdu. Yazın harman denilen daha geniş alanlarda yapılırdı. Kadınlar genelde seyirci konumunda olurdu. Düğün yerinde kadınların bulunacağı yer, oyun alanının rahat görüleceği bir yer olarak özel olarak düzenlenirdi.

Düğünlere komşu köylerden katılanlar da olurdu. Komşu köylerden gelen misafirlerin gelişi ve köyde hatırı sayılır insanların gelişi sırasında kemençeciye haber verilirdi. Kemençeci gelen insanları yolda karşılardı. Kemençe eşliğinde oturacakları yere kadar getirirdi. Bu, düğüne katılanları onurlandırma şekliydi. Gelenleri övücü türküler de söylenirdi. Gelenler de, kemençecinin bu jestini, ona bahşiş vererek ödüllendirirdi. İşte böyle.

Gençler hayalleri, yaşlılar anılarıyla yaşarmış. Genç olmak güzel. Hayallerinin olması daha da güzel. Yaşlanmak da kötü gibi gelmiyor bana. Zaman zaman geçmişi hatırlıyorum ve anılarımla da yaşıyorum. Anılarım yüzümü kızartmıyor, aksine beni mutlu ediyor. Utanacağım anılarım olsaydı herhalde böyle düşünmezdim. Gençken düzgün yaşayanların yaşlılıkta güzel anıları oluyor.

Görüşme dileğiyle

Eklenme Tarihi: 20-10-2016

Bu sitede yayınlanan yazıların tümünün yayın hakkı www.sadikoyu.com'a aittir.

Yazarın diğer yazılarını görmek için seçin.

HENÜZ YAPILMIŞ YORUM YOK

 

                                                             YORUM EKLE

MESAJINIZ(Max 3000 karekter)



  



Editör
Çakır AYŞA
Abdullah Öner MERAL
Sinan GÜVENDİ
Emine GÜVENDİ TEKİN
Mustafa GÜVENDİ
Yakup PİR
Mehmet Güvendi

TÜM YAZARLARI GÖR



      REKLAM

www.guvendigayrimenkul.com

          0 532 255 67 15                                



proje3 

         ZİYARETÇİLER

Aktif Ziyaretçi 2
Dün Tekil 680
Bugün Tekil 430
Toplam Tekil 998482