GİRESUN/DOĞANKENT/ŞADI KÖYÜ



Corner left
Corner right

ERMENİ TEHCİRİ VE ERMENİ SORUNU ÜZERİNE

Okunma Sayısı:4759


YAZARLAR - Adil GÜVENDİ
Eklenme Tarihi:2016-09-10 09:43:24


Adil GÜVENDİ

Ülkemizde her yıl nisan ayı başlarında bir Sözde Ermeni Soykırımı (kural olarak buraya “sözde” kelimesini eklemek zorundayız) Ermeni Tehciri veya kimilerine göre Ermeni Kıyımı gibi ifadelerle bu konu aylarca gündemi meşgul eder, çoğumuzun içinde Ermenilere karşı bir kin ve nefret olduğundan bizlerde olayı onların bize mezalim uyguladığı üzerinden değerlendirir savuşturur bir daha ki sene nisan ayına kadar öteler ve işimize gücümüze bakarız.

Söz konusu olayların bu sene yani 2015 Nisanında 100. Yılı olması dolayısıyla daha fazla konuşulacağını, gündemde daha fazla yer tutacağını düşünerek bende bu konunun esasında ne olduğunu daha iyi anlayabilmek/anlatabilmek için bu yazıyı hazırlama ihtiyacı hissettim ve işe koyuldum.

Şüphesiz 1000 yıllık bir bi arada yaşama kültürümüz olması dolayısıyla konuyu böyle kısa bir makalede anlatabilmenin zorluğunu biliyorum ve amacım da zaten olayları tüm ayrıntılarıyla ortaya koymak değil. Elimden geldiği kadar objektif olmaya çalışarak, sizleri de haddim olmayarak kısaca Ermeni Tehciri ve sözde Ermeni Soykırımı hakkında bilgilendirmeye çalışacağım.

Biz Türklerin Ermenilerle ilk karşılaşması 1020-1040’lı yıllarda Kars dolaylarında olmuştur. Anadolu’yu yurt tutmaya gelen Türkler Ermenilerle bu bölgede karşılaşmışlar, daha sonra kurulan Anadolu Selçuklu Devleti ile Ermeniler ilk başlarda küçük anlaşmazlıklar yaşasalar da zamanla bu düzelmiş ancak ilişkiler hep bir iniş çıkış içerisinde olmuştur.

Şunu kabul etmeliyiz ki, Ermeniler tarihleri boyunca bu gün Doğu Anadolu Bölgesi dediğimiz topraklarda yaşamışlar ve varlıklarını Bizans, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti şemsiyesi altında sürdürmüşledir.

Osmanlı Devletinin yıkılmasıyla da Rusların hâkimiyeti altında özerk olarak ve daha sonra yine SSCB’nin yıkılmasıyla da 1991 yılı Eylül Ayında bağımsızlığını ilan etmiş, o günden bu yana da Ermenistan Cumhuriyeti olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedirler.

Bu noktadan sonra biz yine 1000’li yıllara dönelim ve ağırlıklı olarak Osmanlı egemenliği altında yaşayan Ermenilerin Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerini kısaca inceleyip, 1915 yılındaki Ermeni Tehcirine varan olayları ve sonrasını anlatmaya/anlamaya çalışalım dilimiz döndüğünce.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki Ortodoks olan Bizans la Gregoryan olan Ermeniler, bu mezhep ayrılığı yüzünden tarihleri boyunca hiçbir zaman anlaşamamışlar, bu durum Ermenilerin Türklerle yakınlaşmasına bu açıdan önemli bir neden olmuştur.

Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra da bu yakınlaşma devam etmiş, gerek o günün konjonktürü gerekse Osmanlı Devletinin gayri müslimlere yaklaşımı gereği Osmanlı idaresi altında bulunan Ermeniler Osmanlı Devletinde önemli görevlere yükselmişler,  bunlardan Agop KAZAZYAN Maliye Bakanı,  Mareşal Garabet Artin DAVUT Paşa, Andon Tıngır YAVER Paşa, Oskan MARDİKYAN PTT Bakanlıkları, Berdos HALLAÇYAN, Avukat Krigor SİNAPYAN, Krikor AGATON ve Gabriel NARADUNKYAN gibi isimler Bayındırlık ve Dış İşleri Bakanlığı ve daha bunun yanında pek çok Ermeni ismi de Osmanlı Devlet idaresinde önemli görevlere yükselmişlerdir, yükselmelidirler de. Buna bir itiraz olamaz.

1300’lü yıllardan Osmanlının yıkılış yıllarına kadar bu böyle devam etmiş, bu dönem içinde Ermeniler Osmanlıda Millet-i Sadıka (Sadık Millet) olarak anılmışlar, devlet yönetiminde önemli mevkilere gelmenin yanı sıra gayri Müslimlere tanınan ayrıcalıklardan ziyadesiyle yararlanmışlardır.

Osmanlı idaresi altında Anadolu’da yaşayan Türkmenler tarım ve hayvancılıkla uğraşıp, birçok cephede savaşmaya (gerçekte ölüme) giderken başta Ermeni ve Rum gayri müslimler olmak üzere azınlıklar ticaret ve zanaatla uğraşmış, mal mülk para pul sahibi olmuş, aynı zamanda bedel ödemek suretiyle askerlik hizmetinden de muaf tutulmuşlardır.

Sonuç olarak Ermeniler Osmanlı İdaresinde 1800’lü yılların sonuna kadar sadık bir millet olarak İmparatorluğun bütün nimet ve ayrıcalıklarından yararlanmışlar, türkmenlere gösterilmeyen hoşgörü kat be kat fazla onlara gösterilmiştir.

Fakat Anadolu’da yaşayan türkmenler hem iki öküzünden birini Osmanlıya vergi olarak ödemiş, diğer yandan Ortadoğu, Balkanlar ve daha birçok cephede de canlarını bu topraklar için feda ederken, sitemini dizelere dökerek ifade etme yolunu seçmiştir.

İşte bir örnek;

Şalvarı şaltak osmanlı,

Eğeri kaltak osmanlı,

Ekende yok biçende yok,

Yiyende ortak osmanlı…

Azınlıklara tanınan tüm bu ayrıcalıklara rağmen Osmanlının çöküş dönemine girmesiyle birlikte Osmanlı idaresi altındaki milletlerin bağımsızlığını kazanmasıyla (tarih kitaplarında bu konu dünyada yükselen milliyetçi akımlar olarak belirtilir) Ermenilerde Büyük Ermenistan kurma hayalleri ve batılı emperyalist devletlerin de kışkırtmasıyla 1884 yılında Hınçak Komitesini  1890 yılında da Taşnak Komitesini (bu örgütler bizim literatürümüzde terör örgütü olarak bilinseler de bu konu benim açımdan tartışmalıdır, hele de bu günlerde açılım adı altında yürütülmekte olan müzakere süreci de göz önünde bulundurulacak olursa)  kurmuşlardır. Bu komiteler  Osmanlı idaresi altındaki bölgelerde yaşayan Ermenileri örgütlemeye, onları bağımsız bir Büyük Ermenistan hayali etrafında toparlamaya çalışmışlar bunda da bayağı etkili olmuşlardır.

Burada 1900’lü yılların başında Osmanlıda İttihat Terakki’nin yönetime el koymasıyla ve 1914 Aralık Ayında yapılan Sarıkamış Kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanması önemli bir dönüm noktasıdır. Sarıkamış Kuşatma Harekatının başarısızlıkla sonuçlanması Erzurum’daki Üçüncü Ordu’nun tamamen yok olmasına sebep olmuş bu da Van’dan Batum’a uzanan  hattı savunmasız bırakmış, bu bölgede yoğun olarak bulunan Ermeni nüfusu Osmanlı devletinin yanında savaşmak yerine Rus ordusunun saflarına geçmeye başlamışlardır. Hepimizin bildiği gibi Ruslar doğru dürüst kurşun atmadan adeta elini kolunu sallayarak Tirebolu Torul hattından başlayarak Sivas Elazığ’dan Van’a kadar olan bölgeyi fethetmişlerdir. Şaka lan şaka, işgal etmişlerdir.  Bu işgal sırasında bölgede yaşayan Ermeni çetelerinin Rus ordusuna yapmış olduğu lojistik ve bizzat savaşa katılarak verdiği askeri destek azımsanmayacak ölçüdedir. Tam da bu noktada Kabaktepe olayına bir parantez açmadan geçmek olmaz.  Kabaktepe’de Şadı köyünden de bir çok kişinin kıyıma uğradığı olayın failleri yukarıda da belirttiğimiz üzere Rus ordu birlikleri ile beraber hareket eden ve onlara hem askeri hem de lojistik destek sağlayan Ermenilerdir.  Bunu belirttikten sonra bir parantez de Rusların Batum’dan Harşit vadisi boylarına kadar nasıl olup ta hiçbir direnişle karşılaşmadan geldiğine açmak lazım ama bu konunun değerlendirmesini siz okuyuculara bırakmak istiyorum. Rusların Trabzon’u işgalini Trabzon’da yaşayan Rumların nasıl coşkuyla karşıladıklarını meraklıları internetten kısa bir aramayla hemen bulabilirler.

Yeniden asıl konumuza dönecek olursak;

Sarıkamış Kuşatma Harekâtında Erzurum’da bulunan 3. Ordu’nun, Damadı Şehriyarı Hafız Hakkı Paşa’nın deyimiyle külli kısmının mahvolmasıyla ve Doğu Anadolu Bölgesinde yaşayan Türk nüfusun tamamının seferberlik nedeniyle askere alınması ile Türk Köylerinde çocuk, ihtiyar ve kadınlardan başka kimsenin kalmamış olması ve dahi bu bölgede yaşayan Ermenilerin de bedel ödediği için askere alınmamaları sebebiyle, vatanını seven ve fakat maceracı ittihat terakkici kadrolar Sarıkamış faciasından gerekli dersleri de çıkartmamış olacaklar ki yeni bir maceraya doğru yelken açıyorlardı.

Burada Ermeniler içerisinde çete faaliyeti yürütenlerin ne yaptıklarına bakmak lazım. Osmanlı ordusu Çanakkale cephesinde ve daha birçok cephede ölüm kalım savaşı verirken bir kısım Ermeni ne yapıyordu?

1.  Seferberliğin ilânı üzerine askere gitmeyi reddetmişler, silâhlarını alarak dağlara çıkmışlar, savaş başlar başlamaz da Rus ordusuna katılarak onlarla birlikte Osmanlı ordusuna karşı çarpışmışlardır,

2. Askere gidenler ise silâh ve cephaneleri de alarak kaçmışlar, komitecilerin emrindeki çetelere katılmışlardır,

3. Anadolu’nun birçok yerinde gizli komiteler faaliyetlerini artırmışlar, bomba imalâthaneleri ve silâh depoları kurmuşlardır,

4. Silâhsız ve müdafaasız Müslüman ahali üzerine baskınlar yapmışlar, günahsız pek çok masumu vahşice katletmişlerdir,

5. Resmî binalara, askerlere, jandarmalara saldırılarını gittikçe şiddetlendirmişlerdir,

6. Çeşitli bölgelerde isyanlar çıkarmışlar, özellikle Doğu Anadolu’ya yaklaştıkça isyan bölgeleri daha sıklaşır olmuştur,

7. Van’da büyük bir isyan başlatmışlar, Rus ordusu şehri işgal etmeden önce ve işgal sonrası katliâm yaparak Van ahalisinin büyük kısmını öldürmüşlerdir,

8. Bütün terör hareketleri, Osmanlı Ermeni milletvekilleri, papazları, tanınmış Ermeni doktor ve avukatları tarafından plânlanmış ve yönlendirilmiştir.[1]

Bütün bu olayları da göz önünde bulundurarak değerlendirmek lazım tarihi. Yoksa olaya tek taraflı bakarsak varacağımız nokta çok ta sağlıklı olmayacaktır.

Yukarıda saymış olduğumuz nedenlerle Osmanlı Yönetiminde olan İttihat ve Terakki Kadrosu 1915 yılının Mayıs Ayında Sevk ve İskân Kanunu da denen Tehcir Kanununu çıkardı. Yapılacak şey öncelikli olarak Doğu Anadolu Bölgesinde yaşayan Ermeniler olmak üzere Ülke genelindeki tüm Ermenilerin bu günkü Kuzey Suriye sınırları içerisinde bulunan Der-Zor Bölgesine zorunlu göçlerinin sağlanmasıydı. Merak eden okurlar için söyleyelim; Der-Zor denen yer Suriye’nin kuzeyinde çorak topraklardan oluşan, yaşanılması/barınılması mümkün olmayan bir çöldü. Ayrıca Sevk ve İskân Kanunu içerik olarak çok normal bir yer değiştirme olayı gibi görünse de pratikte böyle olmadığı yapılan uygulamalardan anlaşılacaktı.

Yıllardır Osmanlı İdaresi altında Millet-i Sadıka olarak görülmüş bir halk emperyalist devletlerin kışkırtmasıyla kadın, yaşlı, çoluk çocuk demeden çete faaliyetleri yürüterek Osmanlı askeri kuvvetlerine ve masum halka saldıran, başka ülke ordularıyla birlikte hareket edip işgal kuvvetlerine yardımcı olan kişilerle bir tutuluyor ve göçe zorlanıyor ve ne acıdır ki en fazla zararı da en az suçu olan insanlar çekiyordu.

Anadolu topraklarında yıllardan beri süregelen bir gelenekti bu ve ne yazık ki hiç değişmiyordu.

Tehcir yaklaşık iki yıla yakın sürdü. Trakya, Ege, Akdeniz, İç Anadolu, Karadeniz ve Doğu Anadolu olmak üzere ülkenin her tarafında yaşayan Ermeniler zorunlu olarak başta Kuzey Suriye’de Der-Zor bölgesi olmak üzere Şam, Halep ve Lübnan bölgelerine göç ettirildiler. (bir başka deyişle sürüldüler)

İçinde bulunulan yol ve iklim şartları, o dönemde hüküm süren ve asker arasında da büyük kayıplara yol açan tifüs, sıtma ve kolera salgınları, savaş koşulları, genel olarak var olan açlık ve kıtlık, Türk, Kürt, Çerkez ve bilumum başka unsurlar tarafından göç eden bu Ermenilere saldıran çeteler, tehcir edilenlerin güvenliğini sağlamakla görevli Osmanlı subaylarının bu saldırılara göz yumması (ki bunların bir kısmı daha sonra bizzat Osmanlı Devleti tarafından yargılanarak idam cezalarına çarptırılmışlardır) bu göç yollarında yüz binlerce Ermeni’nin ölmesine yol açtı.

Ermenilerden geri dönebilenler dünyanın farklı coğrafyalarına Rumlarda bildiğimiz gibi 1923-1924 yıllarında yapılan mübadelede Yunanistan’a göç etmişlerdir.

Osmanlının yıkılışı sırasında Ortadoğu da, Balkanlarda ve daha birçok yerde olduğu gibi Osmanlı İdaresi altında yaşayan halklar bağımsızlık hayallerine kapılmışlar ve bunda da kısmen başarılı olmuşlardır. Buna istisna olarak Kürtleri ve Ermenileri gösterebiliriz. Keza Rumlar da aynı hayallere kapılmışlar ancak onlara da söz veren emperyalist devletlerin onları, kahve ağzı tabiriyle söyleyecek olursak satışa getirmeleri sonucu bu hayallerine ulaşamamışlar, bunun da ötesinde birlikte yaşama şansını da bu olaylar ortadan kaldırmış, Rumlar bu nedenle yüz yıllardır yaşamakta olduğu topraklardan yani Karadeniz Bölgesinden göç etmek durumunda kalmışlardır. (Bakınız. Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi)

Sonuç olarak söyleyecek olursak;

1- Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığı iddiası koca bir yalandır.

2-İttihat Terakki kadrolarının uyguladığı Tehcir Kanunu yanlıştır ve telafisi mümkün olmayan acılara ve yaralara sebebiyet vermiştir.

3-Emperyalist devletlerin kışkırtmaları ile bağımsız devlet kurma hayallerine kapılan Ermeni ve Rumların bu girişimleri başarısızlıkla sonuçlanınca halklar arasındaki birlikte yaşama şansı ortadan kalkmış bu da yine büyük acılara ve göçlere sebebiyet vermiş, yıllarca barış içinde yaşayan halklar birbirine düşman olmuşlardır.

Bütün bunların sonucunda ve tüm bu olaylara rağmen bu gün hala Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, İstanbul ağırlıklı olmak üzere azda olsa Rum ve Ermeni yaşamaktadır. Bunun yanında 1. Dünya Savaşı sonrasındaki nüfus mübadelesinde topraklarını ve yurtlarını bırakıp gitmek istemeyen gayri müslimler ya dinlerini değiştirerek ya da gizliden gizliye inançlarını kendi içlerinde yaşamaya devam etmek suretiyle varlıklarını sürdürmektedirler.

Yani işin esasında kuzum, halklar kardeştirler ve bizde bu nedenle en iyisi “yaşasın halkların kardeşliği” diye bitirelim ve unutmayalım ki hiçbir savaşın galibi yoktur…

 

 

 

[1]  Mithat Şükrü Bleda, İmparatorluğun Çöküşü, yay., Turgut Bleda, (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1979), s. 58.

Eklenme Tarihi: 10-09-2016

Bu sitede yayınlanan yazıların tümünün yayın hakkı www.sadikoyu.com'a aittir.

Yazarın diğer yazılarını görmek için seçin.

HENÜZ YAPILMIŞ YORUM YOK

 

                                                             YORUM EKLE

MESAJINIZ(Max 3000 karekter)



  



Editör
Çakır AYŞA
Abdullah Öner MERAL
Sinan GÜVENDİ
Emine GÜVENDİ TEKİN
Mustafa GÜVENDİ
Yakup PİR
Mehmet Güvendi

TÜM YAZARLARI GÖR



      REKLAM

www.guvendigayrimenkul.com

          0 532 255 67 15                                



proje3 

         ZİYARETÇİLER

Aktif Ziyaretçi 6
Dün Tekil 377
Bugün Tekil 229
Toplam Tekil 1021176